Bütüncül Psikoterapi

Batıda geliştirilmiş olan insan modelleri ve tedavi stratejileri evrensel insanı tanımlamakta çok net ve açık bilgiler sunmaktadır. Gelişmiş ülkelerde bir psikoterapi kültürü bulunduğu ve bu toplumların ortak bir kabulü haline geldiği için, psikoterapinin değişik yöntemlerinin kendilerine kolayca uygulama alanı bulabildiğini görmekteyiz. Ancak gelişmekte olan ülkelerde durum böyle değildir. İnsanların bedensel gereksinimleri ve rahatsızlıklarının, medeni bir tavırla dikkate alınıp karşılanması gibi ruhsal gereksinim ve rahatsızlıklarının da en uygun yöntemlerle giderilmesi aynı şekilde modern bir tavrın sergilenmesi anlamına gelir. Bu çerçevede psikoterapi uygulamalarının değişik ekol ve yöntemlere göre çeşitlilik arz ettiğinden ve neredeyse her insana özgü bir yöntemin bulunabileceği bir psikoterapi spektrumundan söz etmek mümkündür. Bütün bu psikoterapi yaklaşım ve teknikleri, tek başına ele alındığında, insan gerçeğinin ancak bir tarafını izah edebilmekte ve bütünü açıklamada yetersiz kalmaktadır.

İnsanın hikayesi, insanın doğumuna vesile olan anne ve babanın zihinsel tasarımlarının oluştuğu beynine düştüğü andan itibaren başlar. Anne ve baba bir bebek tasarlamaktadır. Bu tasarlanan bebeğin biyolojik yapısı, anneden gelen kromozomla babadan gelen kromozomların anne rahmi ve/veya anne rahmini oluşturabilecek laboratuar şartlarında birleşmesiyle oluşturulacaktır. Ama bu bebeğin ruhsal kimliği daha henüz canlılık aktivitesinin başlamadığı bir dönemde başlar, yani çocuğun varlığı çocuk henüz nutfe haline gelmeden anne ve babanın zihninde tasarlanır. Bebek henüz zigot haline gelmeden bebekle ilintili olarak ruhsal yapı anne ve babanın zihinsel tasarımlarında oluşmaktadır. Bu bebek nasıl bir bebek olacaktır; erkek mi kız mı? Ne kadar değerlidir? Bu bebeğin geleceği ile ilgili anne ve baba nasıl bir rol biçmektedir? Aslında çocuğun ruhsal kimliği anne ve babanın zihnindeki rahimde gelişmeye başlamıştır. Anne babanın zihninde tasarladıkları bebek modeli beklenen, istenen, önem verilen ve değer atfedilen bir tasarım ise çocuğun ilk yapı taşları çok olumlu atılmaktadır. Çünkü bu düşüncelerle çocuğa bakım verilecek ve eğitilecektir. Tersi ise aksi sonuçlar doğuracaktır.

Çocuğun anne rahminde zigot haline geldikten doğum anına kadar geçen sürede biyolojik bir problem olmadığını var sayarak çocuğun normal bir doğumla doğduğunu kabul edelim. Doğum anı ile birlikte anne ve babanın zihinde tasarladıkları bebek, somut bir varlık olarak avuçlarında ve kucaklarındadır. Bu andan itibaren reel manada çocuğun sanal programı yani kimlik ve kişilik, özellikle insan olma vasfı işlemeye başlamaktadır. Bu süreç yıllarca devam edecek çok girift ve komplike bir süreçtir. Hikayemizi iki perspektiften değerlendirebiliriz: çocuğun kendi perspektifinde dünya nedir, ebeveynin perspektifinden bu bebek ne anlama gelmektedir, ne olacaktır? Bu iki taraflı etkileşim çocuğun ruhsal varlığını şekillendirecektir. Çocuğun ruhsal varlığını anlayabilmek için her zaman diliminde bu iki perspektifi mutlaka göz önünde tutmak gerekir. Biri diğerinden ayrı tutulması mümkün değildir, bunlar iç içe geçmiş iki sistemdir.

Bebek bu dünyaya geldiğinde annesiyle göbek bağını kestiği andan itibaren ayrı bir birey, ayrı bir varlıktır. Bedensel rahimden, kimliğini geliştirecek ruhsal bir rahme düşmüştür. Dünyaya gelen bebekte neler vardır? Bebek dünyaya geldiğinde sadece otomatik reflekslerden ibaret, kapalı bir sistem gibidir, bakıma muhtaçtır, ihtiyaçları karşılanmadığında ölür. Bebekte emme, arama yakalama, Babinski ve Moro refleksleri vardır. İçsel ve dışsal dengenin bozulduğu durumlarda dış dünyaya mesaj vermemin tek yolu ağlamaktır. Mesajlar tüm vücuduyla verilir. Bebek sadece içgüdü ve dürtülerden ibarettir. Vücudun gelişmesiyle birlikte genetik şifrede yazılı olan potansiyel programlar otomatikman aktive olur. Mesela bir yaşına geldiğinde otomatik olarak yürüme eylemini gerçekleştirir, konuşma yeteneğini aktive eder. Beş duyu yoluyla algılamalarını dışarıdan besleme ihtiyacı vardır. Uyarı açlığı vardır ve bu potansiyel genetik bir ihtiyaçtır. Bu, insanoğlunun doğuştan getirdiği genetik materyalle ilintilidir. Bu yapı zaman ve mekân kavramından yoksun ve mantık yapısından uzaktır. Bunların yapılandırılabilmesi için çocuğun, bebeğin hafıza kayıtlarının çalışması dış dünyayı içte tasarımlaması, kendi ile kendi olmayanı ayırt etmesi, hafızada olan ile dışarıda olanı ayırt edebilmesi, hafızada olan ile hayalde ürettiklerini ayırt edebilmesi için yıllarca eğitim alması gerekmektedir ki bu da asgari beş altı yıl sürmektedir. Bu beş altı yıllık süreç içerisinde ruhsal yapı şekillenmekte, farklılaşmakta, kendine has bir dizayn kurmaktadır. Bu yapı medeniyeti oluşturan evrensel insanın ortalama değerlerine yakın bir yapı ise normal bir insandan bahsedilmektedir. Bu oluşturulan sanal program veya kimlik, medeniyeti kuran insanoğlunun ortalama değerlerine uzaksa normal olmayan veya patolojik bir programdan bahsedilebilir.

Ruh sağlığı profesyonelleri, psikolojik problemlerle kendilerine müracaat eden hastalarına/danışanlarına karşı temelde iki türlü yaklaşmaktadırlar. Bir kısmı bu psikolojik problemlerin tamamının beynin biyokimyasal ve genetik bozukluklarına bağlı olarak ortaya çıktığını kabul ederler. Bu şu demektir: bütün ruhsal rahatsızlıklar genetik şifremizdeki ve beynimizdeki biyolojik maddesel bozukluklardan kaynaklanmaktadır. Bunların ortadan kaldırılması için ise maddeye müdahale edilerek eksikliğin ortadan kaldırılması iddiasındadırlar. Bu klinisyenler hastalarına cerrahi veya medikal tedaviyle yardım etmektedirler. Diğer kısmı ise insanın psikolojik problemlerinin bir kısmının genetik ve biyolojik kaynaklı olduğunu kabul ederken, rahatsızlıkların bir kısmının da ruhsal aygıtın oluşma dönemlerinde yüklenen sanal program hatalarından kaynaklandığına inanmaktadırlar. İnsan bedenine dışarıdan gelen her türlü uyaran insan beyninde biyokimyasal bir değişime yol açarak cevap bulur. Yani her türlü düşünce, duygu, kimyasal ve elektriksel uyaranların işareti olarak cevap bulmaktadır. Yani biyokimyasal değişim dışsal uyarının normal sonucudur, hadisenin sebebi değildir. Buradaki temel problem hangi bozukluklar genetik ve biyokimyasal bozukluklara bağlıdır, hangileri sanal programın yanlış uygulanması ile bağlantılıdır, bunun ayırtını yapabilmekle ilintilidir. Birinci gruptaki klinisyenler hastalarına cerrahi ve medikal tedavi ile yardımcı olurken ikinci gruptaki klinisyenler psikoterapi ve/veya medikal terapiyle hastalarına yardımcı olmaya çalışmaktadır.

Psikoterapi nedir? İki kişi arasında geçen (sıradan) bir sohbet midir? Hayır. Psikoterapi insanı izah eden, insanın gelişimini açıklayan felsefi ve bilimsel bir arka plana, bir insan sistemine dayalı, bir sistemi kabul ettikten sonra bu sistemden belirli nedenlerle sapma gösteren yapıların belirli stratejilerle düzeltilmesini amaçlayan bir bilimsel disiplindir. Peki bu psikoterapi tek bir yöntem midir.? Hayır. Bugün dünyada sekiz yüzün üzerinde psikoterapötik teknik uygulaması yapıldığı iddia edilmektedir. Bunları ana başlıklar altında incelersek, dört ana kümede toplandığını görüyoruz.

 Bunlar:

1- Kaynağını Pavlov’un hayvanlar üzerinde yapmış olduğu çalışmalardan alan ve koşullu şartlanmayı temel kabul eden Davranışçı Psikoterapi tekniği.

2- İnsanı hayvandan ayıran temel yapının düşünce olduğunu iddia eden ve algılama farklılığı üzerinde duran Bilişsel Psikoterapiler.

3- İnsanın problemlerini kesitsel olarak almayıp geçmişle bütünleştirip, geçmişin ana şablonlarının bugünkü izdüşümleri yarattığına inanan Dinamik Psikoterapiler.

4- İnsanın en temel varlık nedenlerini irdeleyen ve cevap bulunamayan sorularla ilintili olarak insanın kriz yaşadığına iddia eden Varoluşçu Psikoterapiler.

Bu psikoterapi teknikleri insanın gerçeğinin bir tarafını izah etmektedir. Ama her biri bütünü izah etmekten henüz uzaktır. Bu açmazdan çıkmanın tek yolu, bulunmuş olan psikoterapik yaklaşımların her birinin hangi hastaya hangi aşamada uygulanabileceğinin teorik temellerinin oluşturulmasıdır. Psikoterapinin bu açmazı ortadan giderilebilir. Çağdaş gelişmeler psikoterapi tekniklerinin bu bütüncül yaklaşıma doğru seyrettiğini bizlere göstermektedir. Burada bağnazca bir tavır takınıp tek bir teoriye saplanıp kalmak hem kısırlığa neden olur hem de hastaya/danışana yararlı olmayı sınırlar. Psikoterapi bio-psikososyal bir varlık olan insanın problemlerini halletmek için ortaya çıkmış bir disiplindir. İnsan mutlu ve huzurlu olabilmesi için biyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarını giderebilmeli, sosyal çevreye de uyum sağlayıp kendini orada var edebilmelidir. Her ülkenin kültürü farklı bir psikolojik örüntüler ağı oluşturmaktadır. Dolayısıyla kültürel farklılıklardan kaynaklanan sosyal yapı buna uygun psikoterapi tekniklerinin oluşturulmasıyla çözümlenebilir. Batı insanına göre oluşturulmuş psikoterapi uygulama ve yaklaşımları farklı kültürlerde işlemeyebilir. Yapılan araştırmalar, hastalara/danışanlara kendi kültürel yapımıza uygun olarak geliştirilen kalıplar uygulandığında problemlerin çözüldüğünü göstermektedir. Bu da insanın bio-psikososyal bir varlık olmasının temel özellikleriyle ilintilidir.

Batıda geliştirilmiş olan insan modelleri ve tedavi stratejileri evrensel insanı tanımlamakta çok net ve açık bilgiler vermektedir. Bu bilgileri insanımıza uygulamak mümkündür. Ancak uygulamadaki terapist-danışan ilişkilerindeki sıcaklığın derecesinden, terapi odasının düzenlenmesine; ücret ilişkisinden, terapi saatlerinin belirlenmesine, insanın kutsallarının konuşulmasından, mahremiyet alanına girmeye kadar her türlü konudaki zaman ve zeminsel yapı, ancak kültürel bağlamda ele alınabilir. Bunun da çerçevesini sosyo-kültürel yapı belirler. Örneğin geleneksel aile modelleri ve sülale kavramı içinde yetiştirilmiş bireylerin bağımsız bir birey gibi kabul edilip terapiye alınmaları durumunda sistemin işlemediği ve tedavinin etkin olmadığı gözlemlenmiştir. Aile ve sülale dinamikleri göz önüne alınarak yapılan terapilerde başarıya ulaşılmıştır. Bu tip yaklaşımlarda kültürel altyapının, dini içeriğin, örf, adet ve geleneklerin çok iyi bilinmesi, genel toplumsal eğilimlerin gözetilmesi, tedavinin başarısı için elzem olan asgari şartlar olarak görülmektedir. Bu yapılara yabancı olan terapistlerin hastaya yardımcı olamadıkları da gözlemlenmektedir. Tüm bunları göz önüne alan elastik/bütüncül bir model ile danışanlarımıza ışık tutacağımız kanaatindeyiz.

Ara
Adres